Klasik müzik dinleyen kamyoncunun, doğan görünümlü şahinlerin, üniversite hocasının, domuz tüccarının, kimyager hanımın şoförlüğümüzü yaptığı yolculukta; Eski bir Türk toprağı olup, Sovyet döneminin izlerini taşıyan; Bugün ise Casinolar ve eğlence şehri olan Batum'a gidiyoruz.
'Çok gezen mi? çok okuyan mı?' sorusunun cevapsız kaldığı, ancak bir çok kazanımla dönülen bir yolculuktu. Farklı bir ülke, farklı insanlar, farklı bir kültür diyerek çıktığımız Gürcistan yolculuğunda; Kendi ülkemizde, farklı insanlarla, farklı kültürlerle ve farklı yaşantılarla karşılaştık. Biz, dış dünyayı keşfetmek isterken; kendi insanımızı, kendi vatanımızı tanımaya başladık..
Akşamüzeri
saat 16.00 sıralarında, Kocaeli’ne bağlı D100 karayolu üzerinde başladı otostop
maceramız. Arkadaşım Gökhan’la birlikte 2 hafta önceden netleştirmiştik
planımızı; Otostopla Gürcistan’a gidecektik. Gökhan’a belli etmesem de pek
inanmıyordum bunu gerçekleştirebileceğimize. Yola otostopla başlasak bile, yolun
bir kısmından sonra, ücretli şehirlerarası otobüse bineriz diye düşünüyordum.
Bir insanın, tanımadığı iki kişiyi aracına alacağı düşüncesi saçma geliyordu
bana. Kimsenin kimseye güvenmediği bu çağda, 1300 km’lik yolu başkalarının
araçlarında gitmekte ayrıca bir cesaret işiydi.
Kafamda bu
sorular varken az ilerimizde bir kamyon durarak korna çalmaya başladı. Kapıyı
açtığımızda sonradan adının Serhan olduğunu öğrendiğimiz şoför ‘ Nereye
gidiyorsunuz?’ diye sordu. ‘Abi biz Gürcistan’a gideceğiz. O tarafa gidiyorsan
bizi de alır mısın?’ ‘Amasya’ya gidiyorum ben. Gelin isterseniz, Amasya’dan
sonrasına başka araç bakarsınız.’ Güzergahımıza giden bir araç bulmanın
sevinciyle ayakkabılarımızı çıkarıp bindik kamyona. Serhan abiyle ilk
sohbetimiz birbirimizi tanımaya yönelik olduğu için mesafeliydik biraz, ‘Birbirimizi
tartıyorduk’. Ancak zaman ilerledikçe birbirimizin kötü insanlar olmadığımızı
anladığımızda, samimi bir sohbet başladı. Kendisi Antalya’da yaşayan, ikinci
evliliğini Rus bir kadınla yapmış, amiyane ama yerinde bir tabirle ‘çok kral
adamdı.’ Yapmakta olduğumuz seyahati destekliyor; bu seyahatin, bizim
eğitimimiz ve görgümüz için faydalı olacağını söylüyordu. Kendisi eğitimsiz bir
insandı ama işi gereği dünyayı görmüştü ve eğitimli insanlara saygı duyuyordu.
‘Gidin, gezin, farklı kültürler tanıyın’ diyordu. İşin ilginç yanı o bunları
söylerken teypte Vivaldi’den bir parça çalıyordu. Alışılagelmiş kamyoncu
tipinden farklı biriydi Serhan Abi.
Ona, bunları söylediğimde Rus eşinden
bahsetmeye başladı. ‘O dolduruyor bu cd’leri.’ dedi. Daha sonra yanında duran Gogol’un
‘Ölü Canlar’ adlı romanını gösterdi ‘Her hafta illa bir roman tutuşturur elime.’
Bir süre daha eşinden bahsetti bize. 10 yıldır süren evliliklerinin ona birçok
şey kattığını anlattı. ‘Çocuğunuz var mı?’ diye sorduğumda, eşinin
rahatsızlığından dolayı çocuklarının olmadığını söyledi. ‘Ama çok isterdim onun
yetiştirdiği bir çocuğa sahip olmayı...’
Yola çıkarken
anlaşmıştık Gökhan’la, sırayla uyuyacaktık. Böylece tanımadığımız insanlara
karşı kendimizi güvende hissediyorduk. Fakat sabaha karşı gözlerimi açtığımda
Gökhan’ın arka taraftaki yatakta uyuduğunu gördüm. Serhan Abi'yse yola
odaklanmış bir şeyler düşünüyordu. Yola sis inmiş, görüş mesafesi 15 metreye
kadar düşmüştü. Ama dağların zirvelerini görebiliyordum. Yol bozuk olduğu için
kamyon hafiften titreyerek ilerliyordu. Teypte ise Cem Karaca vardı;
Bir çiviyi
çakar gibi
Vura vura
günlere
Dört nala
gidiyoruz
Bizi bekleyen
yere..
Halimize
şükran mı isyan mı etmeli
Bütün ömür
bir rüyaysa uyanıp kalkmamalı mı
İşte geldik
gidiyoruz, bilinmez bir diyara…
…….
Anın büyüsünü
bozmamak için sessiz bir şekilde bekledim bir süre. Şarkı bittikten sonra
düşüncelerinden sıyrılan Serhan Abi uyandığımı fark etti. Yol ayrımına yaklaştığımızı,
inmek için hazır olmamızı söyledi. Gökhan’ı da uyandırdıktan sonra Amasya’daki
bir benzin istasyonunda ayrıldık Serhan abiden. O, domates yüklemek için
Amasya’nın köylerine giderken, biz de yeni bir araç beklemeye başladık.
Şşş! Biz de semt çocuğuyuz!
Kısa süren
bir bekleyişin ardından beyaz renkli, Doğan görünümlü Şahin marka araç durdu.
Araçta bizim yaşlarda iki genç vardı. Kars’a gittiklerini, bizi de istediğimiz
yerde bırakabileceklerini söylediler. Bizim Karadeniz Sahilyolu’na çıkmamız
gerekiyordu ama Amasya’da kalmaktansa daha doğuya giden bu araca binmek cazip
geldi. Biz arka koltuğa oturduktan sonra yüksek sesle müzik açtılar. Hoparlör
tam kafamızın arkasında olduğu için rahatsız oluyorduk ancak misafir olduğumuz
için bir şey demedik. Hatta bir ara sanki bize gıcıklığına böyle yapıyorlarmış
gibi geldi. Davranışları biraz kabaydı. Galiba bizim antimilitarist, hippi,
hatta concon olduğumuzu düşünmüşlerdi. Gökhan da bunu sezmiş olacak ki; bir ara, bana komik gelen bir tavırla ‘Biz de semt çocuğuyuz’ gibi bir laf ederek kendince
gözdağı vermeye çalıştı.
Konuştukça kendilerinin uzman çavuş olduklarını
söylediler. Tabancalarla ilgili yaptığımız sohbetin ardından siyasetten, oto
piyasasına kadar geniş bir yelpazede sohbet ettik. Sıkıntılı başlayan yolculuk, samimiyet
kuruldukça keyif vermeye başladı. Uzman çavuşlardan birinin; telefonunu, dinlenme
tesisinde kaybetmesi üzerine beraber kavga bile ediyorduk az daha. Neyse ki
telefon bulundu da iş tatlıya bağlandı. Daha sonra Tokat sanayide küçük bir
kahvaltı yaptık. Erzincan dolaylarında bastıran sağanak yağmur bizi bayağı
korkuttu. Sular neredeyse kapıdan içeri girmeye başlamıştı. Erzurum’a
yaklaştıkça yağmur yavaşladı. Manzara ise harikaydı. Gördüğüm yükseltilerin
adını bilecek kadar coğrafya bilgim olmasa da sanırım buralar yaylaydı. Akşama
doru havanın kararmasına yakın, Erzurum kenarında kucaklaşıp, helalleşerek
ayrıldık çavuşlardan. Onlar, Hudut’a doğru giderken; biz yine araç beklemeye
başladık.
Yolüstü kampı ve yeni arkadaşlıklar
Havanın
kararmaya başlamasıyla beraber otostop çekmemiz de güçleşti. Önce bir araca binip Erzurum’a
bağlı Uzundere’nin kenarında indik. Daha sonra besi hayvanı taşıyan bir
kamyonete bindik. Araç sahibi, hayvan yetiştiriciliği için Siirt’ten geldiğini; yaylaya çıkacağını, istersek bizi de misafir edebileceğini söyledi. Ama biz, akşam olmadan Batum’a gidecek bir araç bulabilmek için bu nazik teklifi
reddetmek zorunda kaldık. Batum yolu üzerinde 4 başka araca daha bindik. Ama
herkes yakınlardaki bir köye gittiği için çok fazla yol alamadık. Yine de
Erzurum insanının cana yakınlığını, yardımseverliğini asla unutmayacağım. En
sonunda havanın tamamen kararması üzerine Erzurum’un Tortul kazası yakınlarında
kamp yapmaya karar verdik. Yol üstünde, sokak lambalarının altındaki bir
düzlükte çadırımızı açmaya çalışırken, 3 bisikletli yaklaştı yanımıza.
Erzurum
Atatürk Üniversitesi öğrencisi olduklarını ve bisikletle Artvin’e gittiklerini
söyleyen bu gençlerin yardımıyla çadırları hızlıca kurduk. Çadırların
kapılarını karşı karşıya getirdik. Böylece dışarıdan gelebilecek tehlikelere
karşı birbirimizi gözleyebileceğimizi söyledik. Ve dile getirmemiş olsak ta, birbirimize verebileceğimiz zarara karşı da uyanık olmak istiyorduk. Günün
yorgunluğundan olsa gerek biz hemen uyuya kaldık. Biz uyurken 3 arkadaş kendi
çadırlarının içinde, yaktıkları ışığın etrafına oturmuş, biz rahatsız olmayalım
diye mırıldanarak konuşuyorlardı.
Güne kuş
sesleri ve köpek havlamalarıyla uyandık. Uyandığımızda bizi harika bir manzara
karşıladı. Gece karanlığında kendini gizleyen doğa, sabahın ilk ışıklarıyla tüm
güzelliklerini önümüze serdi. Kilometrelerdir bize eşlik eden Uzundere, hemen
sağ tarafımızdaydı. Ardındaysa tepelerin üzerinde ormanlar yükseliyordu. Sol
tarafımızda sanırım çakıltaşlarının kaynağı olan dağlar vardı. Ara ara küçük
çakıl taşları düşüyordu. Çocuklarla selamlaştıktan sonra az ilerideki çeşmeye
gidip yüzümüzü yıkadık. Ardından çocuklarla vedalaşıp Artvin istikametinde
yürüyüşe geçtik.
Yolun sağ
tarafında cennet tasvirlerini anımsatan bir manzara gördüm. Yemyeşil ağaçların
arasından aşağıya doğru inen bir vadi vardı. Yeşilin çok hoş bir tonu tüm
vadiyi kaplamış, vadinin dibinde ise Uzundere akıyordu. Ben hayranlıkla köyü
seyrederken bir araç durdu. Sürücü Artvin’e gittiğini söyledi. Hemen araca
bindik. Sürücüye yan tarafımızda duran köyün güzelliğinden bahsedince oda burayı
çok sevdiğini söyledi. ‘Hadi bir tur attırayım size’ diyerek aracı köyün içine
sürdü.
Köy vadinin tepesinden derenin kenarına kadar uzanıyordu. Evler Karadeniz
evleri gibi birbirinden uzak inşa edilmişti. Ve yöresel bir tarzdan ziyade
modern yöntemlerle yapılmıştı. Köy evinden çok villaya benziyorlardı. Sürücü bu
köydekilerin hayvan ticareti yaptıklarını ve varlıklı insanlar olduklarını
söyledi.
Köyden
çıktıktan sonra, yol kenarında, yöresel ürünlerin satıldığı küçük bir dinlenme
tesisinde bize çay ısmarladı. Biz çayımızı içerken bisikletli birisi geldi
tesise. 50’li yaşlarda olan adam, bozuk bir Türkçeyle ‘merhaba’ dedikten sonra
servis yapan köylü kıyafetli kadına ‘there egg omlet’ dedi. Kadın, adamın ne
dediğini anlamayınca Gökhan devreye girdi. Adamın 3 yumurtalı omlet istediğini
söyledi. Turist olduğunu öğrendiğimiz adam, İngiliz olduğunu ve bisikletle
dünya turu yaptığını söyledi. Biz İngilizle sohbet ederken bizi getiren sürücü
kalkmamız gerektiğini, yol boyunca et dağıtacağını söyledi. Araca tekrar binip birkaç
tünelin içinden geçerek Artvin’e geldik. Artvin’e geldiğimizde önce Hopa’ya
ardından Sarp’a geçtik.
Gürcistan
sınırında yıpranmış kimliklerle geçişin sorun olduğunu bildiğimiz için burada
kimliklerimizi PVC kaplatmak istedik. Girdiğimiz ilk kırtasiye 2 kimlik için 30
lira istedi. Biz fiyatın yüksek olduğunu söyleyince de ‘ Valla sınır kapısında tanesini
20 liraya yapıyorlar, siz bilirsiniz’ dedi. Biz yine de başka bir yere sormak
istedik. İkinci girdiğimiz büfe, iki kimliği 6 liraya yapabileceğini söyleyince,
kimlik işini burada halledip, yemek yiyebileceğimiz esnaf lokantası görünümlü
bir yere girdik. Burada da 2 porsiyon pilav ve 2 porsiyon karnıyarık için 54
lira verdik. Turistik yerlerin gereksiz pahalılığı Sarp’ta başlamıştı.
Otostop için
yeniden yola çıktığımızda bizi bir taksici aldı. Taksiye bindiğimizde Gökhan,
taksiciye sinyal çakarcasına ‘ Abi Allah razı olsun ya. Bizi sınır kapısına
kadar bedava götürüyorsun’ dedi. Taksici ‘Önemli değil kardeşim, zaten sınır
kapısına kadar boş gidiyoruz, sizi de götüreyim ne olacak sanki.’ dedi. Meğer
buradaki taksiciler İstanbul’dakiler gibi taksimetre usulü çalışmıyormuş. Sınır
kapısından aldıkları müşteriyi Sarp’a bırakıp yeniden sınır kapısına dönüyorlarmış.
Sınır kapısından Sarp’a gelmenin bedeli ise 50’tl imiş.
Gürcistan
En
nihayetinde sınıra geldiğimizde 15 liralık harç pulumuzu alıp, Türk kimlik
kontrol noktasına girdik. Sırada bizden başka kimse yoktu. Kısa süren bir
işlemin ardından demir saclardan yapılma bir labirente girdik. Demir sac,
dışarıdan gelen tüm sıcaklığı içeriye hapsediyor böylece labirentin içi çok
sıcak ve boğuk oluyordu. Adım attıkça çıkan tangır tungur sesleri eşliğinde
Gürcü kontrol noktasına ulaştık. Türk kimlik kontrol memurunun rahatlığının
tersine; buradaki kadın memur oldukça ciddi duruyor, soğuk bakıyordu. Burada da
kısa süren kontrolün ardından nihayet Gürcü topraklarına ayak bastık. Ayak
basar basmaz Sarp, Sarpi oldu. Telefon şebekelerimiz kapandı. Etrafımızda
bulunan bakkallar, restoranlar, büfeler, hosteller hepsi aynı zamanda Change olmuştu.
Kapıda bekleyen taksiciler Gürcü aksanıyla ‘Buyurun abi, Batum’a gider abi’
diyerek müşteri bulmaya çalışıyorlardı.
Burada oyalanmadan
Batumi tabelasını takip ettik. Sol tarafımız sahil olduğu için insanlar şortla,
üstsüz vs. dolaşıyordu. Biz de zaten sıcaktan bunalmış olduğumuz için hemen
ortama ayak uydurup; şortlarımızı giyip, gömleklerimizin önünü açtık. Az ileride
bizi Gürcü bir sürücü aldı. Sürücüyle ortak bir dil bulamadığımız için sessiz
bir yolculuk yaptık. Yol boyunca gördüğümüz tabelaların neredeyse %70’i
Türkçeydi. Artvin’e girdiğimizden beri görmeye alışık olduğumuz Batum tabelası ise
artık Batumi olarak geçiyordu. Batum’a yaklaştığımızda sürücü bize el
işaretleriyle Batum tabelasını gösterdi. Kendisinin buradan başka bir yöne
gideceğini işaret etti.
Araçtan
indikten sonra bir süre yaya olarak yol aldık. Gittiğimiz yol Batum Oto sanayi
yolu gibiydi. Hep otomobil tamircileri vardı. Her 5 tamirci dükkanının arasında
ise bir birahane.. Dükkanların önünde erkekler vardı genelde. Ve enteresan
şekilde Türklere çok benziyorlardı. Yüzleri, duruşları, ifadeleri, sigara
tutuşları, kıyafetleri.. Ve hiç mutlu gözükmüyorlardı..
Biraz ileride yaşlı bir
adama ‘ İngilizce bilmeyeceğini düşünerek, el kol işaretleriyle Batum yolunu
sorduk. Adam anlamayınca kendi aramızda Türkçe konuşmaya başlamıştık, bu sırada
adam ‘Türk müsünüz?’ diye sordu. ‘Evet’ deyince de Türkçe olarak Batum yolunu
tarif etti. Duruma şaşırsak ta çok aldırış etmeyip, adama teşekkür ederek
yolumuza devam ettik.
Merkezi bir yere geldiğimizde ‘Black Sea Mall’ adında
büyük bir AVM gördük. Bazı ihtiyaçlarımızı tedarik etmek ve biraz serinlemek
amacıyla AVM’ye girdik. Daha önce Batum’un çok ucuz olduğunu duyduğumuz için
marketteki fiyatlara göz gezdirdik. Ama Türkiye’yle pek bir fark göremedik.
Üstelik son birkaç yılda Türk lirasının değerinin düşmesiyle 1 Gürcü Lari’si 2
TL olmuştu. Bu yüzden fiyatlar bize oldukça pahalı geldi. Manav reyonundan geçerken, genelde Türkiye'nin Batıkaradeniz bölgesinde görmeye alışık olduğumuz beyaz ve ala
renkli kirazlardan gördük.
AVM’den çıkıp,
biraz daha yürüyünce sonu sahile çıkan özgürlük meydanına ulaştık. Birkaç otele fiyat sorduk. İki
yataklı odalar için 150’lari ile 220’lari arasında fiyatlarla karşılaşınca,
internet üzerinden daha ucuz yerler bakabilmek ve bir şeyler içmek için sahildeki
restoranlardan birine girdik. Biz, ‘yamyamca’ diye tabir edilen bozuk
İngilizcemizle sipariş vermek için cebelleşirken, garson kadın Türkçe
bildiğini, Türkçe konuşursak daha kolay yardımcı olabileceğini söyledi. Siparişlerimizi
verip, telefonlarımızı şarja taktırdıktan sonra; Garson kadına, ucuz oteli nerede
bulabileceğimizi sorduk. Kadın 'ucuz' kelimesinin anlamını bilmiyordu. Önce bize
etraftaki birkaç oteli gösterdi. Biz o otellerle ilgilenmediğimizi söyleyince de
bizim onu otele davet ettiğimizi düşünerek; Kendisinin bizimle otele
gelemeyeceğini, sadece garsonluk yaptığını söyledi. Biz yanlış anlaşılmanın
verdiği utançla mahcup olurken, kadın gayet sakin bir şekilde konuşuyordu.
Biraz daha cebelleştikten sonra ne istediğimizi anladığında içimiz rahatladı.
İnternetten bulduğumuz ucuz hostellerin olduğu yere nasıl gideceğimizi sorduk. Kadın
gayet yardımsever şekilde bize yolu tarif ettikten sonra güler yüzle bizi yolcu
etti. Yolda giderken bir süre daha kadını düşündüm. Kadın onu otele davet
ettiğimizi zannetmişti ama kızmadan, kafamıza bir şeyler geçirmeden bizimle
gelemeyeceğini söylemişti. Bu bana çok ilginç geldi.
Hostellerin
olduğu bölgeye giden cadde Gürcistan’ın sosyoekonomik ve siyasal
durumunun resmi gibiydi. Sağ tarafımız modern, estetik binalarla doluyken; sol
tarafımız moloz yığınını andıran döküntülerle kaplıydı. Grafiti yazılar, alkol
kokusu, sidik kokusu birbirine karışmıştı. Geri kalmışlıkla gelişmişlik
arasındaki savaş, binaların önderliğinde veriliyormuş gibiydi.
Birkaç
hostelden fiyat aldıktan sonra en son girdiğimiz hostel’de iki yataklı bir oda
için gecelik 40’lariye anlaştık. Hostel sahibi kısa sarı saçlı, şişman, orta
yaşlı bir kadındı. Oda'da iki yatak ve bir televizyon vardı. Tuvalet ve banyo
birdi. Mutfak ise tüm hostel için ortak kullanım alanıydı. Gerçi bizden başka
müşteri de yoktu. Eşyalarımızı yerleştirip duş aldıktan sonra hemen kendimizi
sokağa attık.
Hostelimizin olduğu caddenin adı ‘Akhmed Melashıvı’ caddesiydi.
Bizim Beyoğlu’nun arka sokaklarına benziyordu. Küçük kafelerle doluydu ama
içlerinde pek müşteri yoktu. Evlerin geleneksel bir havası vardı. Genelde iki
katlı, balkonlu, dikine değil de enine kondurulmuştu.
Kumarhanelerde
yemeklerin bedava olduğunu bildiğimiz için ilk durağımız Casino oldu.
Casino
İlk kez
bir Casino’ya gireceğim için heyecanlıydım. Kapıdan içeri adım attığımızda bizi birbirinden güzel
3 resepsiyonist kız karşıladı. Biz İngilizce konuşmaya yeltenirken onlar Türkçe
karşılık verdi. İlk kez geldiğimiz için kayıt açmaları gerektiğini söyleyerek
kimliklerimizi alıp fotoğrafımızı çektiler. Ardından kredi kartı benzeri bir
kart vererek bol şans dileyip bizi otomatik kapıya yönlendirdiler.
Üzerimiz
arandıktan sonra kapı açıldı ve bambaşka bir dünyaya girdik. Kumarhanenin
içi ışıl ışıldı. Kapıda duran 2 güzel kız gülümseyerek ‘Hoş geldiniz’ dedi.
Birbirinden güzel garson kızlar etrafta dolaşarak gülücük saçıyorlardı. İçeri girdiğimizde
önce otomatik kollu makinelerle karşılaştık. Kollu makinelerin arasına doğru
birkaç adım attıktan sonra ayakta bekleyip etrafı seyretmeye başladım. Atari
oyun konsoluna benzeyen kumar makinelerine oturmuş olan insanlar, tuşlara
basarak koydukları paranın 3 katını almaya çalışıyorlardı. Sağ tarafımızda
canlı poker ve 21 masaları vardı. Sol tarafımızda ise otomatik rulet masaları
vardı...
İçeride kısa bir tur attıktan sonra salonun sonundaki restoran
bölümüne girdik. Acaba yemekleri nasıl, bizim yemeklere benzer mi diye
düşünürken; çorba tenceresinin üzerinde ezogelin, süzme mercimek yazılarını görünce
çok şaşırdım. Meğer yemeklerin tamamı Türk yemekleriymiş. Batum’a özellikle
kumar oynamaya o kadar çok Türk geliyormuş ki kumarhanede Türk yemeleri
pişiriliyor, Türkçe bilen elemanlar işe alınıyor hatta Avrupa’dan gelen kumar
makinelerinin dilleri bile Türkçe ayarlanıyormuş.
Restoranda
karnımızı doyurduktan sonra 20’larilik banknotu otomatik rulet makinesine sokarak oyun oynamaya başladım. Nasıl oynandığını bilmesem de kısa sürede
öğrendim. Oyun oynarken kaybetme ihtimaline karşılık kumarhanede ne varsa
faydalanmak, 20'larinin karşılığını almak istiyordum. Bu yüzden Sigara istemek amacıyla garsonlardan birine
el işareti yaptım. O, ise bana daha yakın olan başka bir garsona öpücük atarak
beni işaret etti. Yanıma gelen garsona sigara ve içki siparişi verdim. Kısa
sürede ikisi de geldi. Kumarhanelerde insanların birbirlerini öpücükle çağırdığını
da orada anlamış oldum.
Şansım oldukça yaver gitti. 20’lariyle başladığım
oyunda şimdi 130’larilik bakiyem vardı. Sadece kumar oynamanın nasıl bir his
olduğunu öğrenmek için 20’lariyi gözden çıkardığım halde, sürekli kazanıyor
olmanın verdiği mutlulukla biz gülüp eğlenirken; masadaki diğer insanlar gergin
yüzlerle bakıyordu önlerindeki monitöre. Biz sürekli bir şeyler yeyip içerken
onlar sadece sigara kullanıyordu. Masada bizden başka 6 kişi daha vardı.
Sonradan öğrendiğime göre 6’sı da Türk’tü. Burada biraz daha kaldıktan sonra
130’lariyi alıp dışarıya çıktık.
Avrupa Meydanı
Hemen
karşıdaki Avrupa Meydanı’nda biraz dolaştık. Meydanın ortasında yaklaşık 3
metreye kadar çıkan bir fışkiye vardı. Fışkiyenin etrafında su birikmesini
sağlayacak bir havuz yoktu. Su yere iner inmez zemindeki kanallar sayesinde
yerin altına gidiyordu. Etrafındaki kafelerden canlı müzik sesleri gelirken
gençler patenle kayıyorlardı. Çevrede fazla bir şey ilgimizi çekmeyince bizde
karşıda bulunan başka bir gazinoya girmeye karar verdik. Bedava para tatlı
gelmişti.
Bu şansın bir yerde son bulacağını biliyordum ama nasılsa kaybettiğimde
üzülmeyeceğim 130’lari vardı. Bu Casino da bir önceki gibiydi. Türkçe
karşılandık, kaydımız açıldı, içeride yine hep Türkler, Türk yemekleri, Türk
paraları ve Türk umutları vardı. Oyun oynadığımız sırada bizim gibi turist olan 2 Türk’le
karşılaştık. Onlardan nereleri gezmemiz gerektiğine dair birkaç tavsiye aldık. Gariptir ki
burada da şansımız yaver gitti ve 70’lari daha kazanıp kendimizi yeniden dışarı
attık.
Casino’daki Türklerden
yerini öğrendiğimiz Türk caddesine gitmek için taksiye bindik. Taksici ilk
etapta 20’lari istedi. Pazarlık yaparak fiyatı 10’lariye indirdik.( Ertesi gün
verdiğimiz 10’larinin de çok fazla olduğunu öğrendik.) Cadde hemen
yakınlardaydı. Caddeye indiğimizde çok kalabalık değildi. Etrafta Türkçe
tabelalardan oluşan, Türk yemeklerinin yapıldığı restoranlardan başka bir şey
yoktu. Caddeyi ortasından dikine kesin başka bir sokağa yöneldiğimizde bizi
çekik gözlü, Uzakdoğulu kadınlar karşıladı. Sokak boyunca masaj salonları
vardı. Salonların kapısında dikilen transparan kıyafetli kadınlar müşteri
çekmeye çalışıyorlardı. Burada da bir süre oyalandıktan sonra yürüyerek hostele
geri döndük.
Fırsatçı Hostel
Sabah
kalktığımızda duşumuzu alıp eşyalarımızı topladık. Amacımız eşyalarımızı lobiye
bırakıp, dışarıda kahvaltı yapıp geri gelmekti. Eşyaları yük etmek
istemiyorduk. Çantaları bırakmak ve anahtarı teslim etmek için aşağı
indiğimizde hostel sahibi yoktu. Yarım saatlik bir arayışın ardından kadını
bulamayınca biz de eşyalarımızı odaya koyup, kapıyı kilitleyip kahvaltı yapmaya
çıktık. 2 saatlik bir oyalanmanın ardından geri döndüğümüzde hostel sahibi
lobideydi.
Eşyalarımızı alıp anahtarı teslim etmek istediğimizi söylediğimizde 2
saat fazladan eşyalarımızın odada kaldığı için 20’lari daha vermemiz
gerektiğini söyledi. Sabah onu aradığımızı, onun burada olmadığını söylesek te
kadın işi çirkefliğe vurup 20’lari vermezsek eşyalarımızı vermeyeceğini, polisi
arayacağını söyledi. Biz de inat ederek para vermeyeceğimizi söyledik. Daha
sonra haracı 10’lariye kadar düşürdü. Biz yine inat edince polisi aradı.
Dün Batum’a
geldiğimizde, oturduğumuz parklardan birinde, kısa süre konuştuğumuz Türk tur
rehberi bize, Gürcülerle kavga etmememizi eğer birisine herhangi bir hasar
verirsek Gürcü devletinin 40 bin tl’ye yakın bir tazminatı bize dayatacağını ve
bu tazminatı vermezsek Gürcistan topraklarından ayrılamayacağımızı söylemişti.
Ben de kadının bize iftira atmasından çekindiğim için ona 5’lariyi gösterdim.
Bir süre daha çirkeflik yapan kadın daha fazlasını koparamayacağını anlayınca
önümüzden çekildi. Bizde hostele ufak çaplı bir hasar verip hızla oradan
ayrıldık.
Chacha Tower
Hostelden ayrıldıktan
sonraki ilk hedefimiz Ali ile Nino’ydu. Ama sahile çıktığımızda önce Chacha
Tower’la karşılaştık. Chacha Tower bir saat kulesiydi. Hatta bilenlerin
söylediğine göre İzmir saat kulesinin birebir aynısıymış. 25 metre
yüksekliğindeki bu kulenin 4 çeşmesi vardı ve bu çeşmelerden haftanın 1 günü 10
dakikalığına Gürcü içkisi olan Chacha akıyormuş. Çhacha’yı biraz seyrettikten
sonra 500 metre kadar ileride Ali ile Nino heykelini gördük.
Ali ile Nino Anıtı
Azerbaycanlı
yazar Kurban Said’in ölümsüz eseri Ali ile Nino, Hazar denizi kıyısında doğulu
Müslüman bir gençle batı medeniyetine ait Gürcü prensesin aşkını konu edinen romanının
adıdır. İlk kez Viyana’da yayınlanan roman, yüzyılın ölümsüz aşk romanı olarak
nitelendirilmiş.
Hikayeye gelecek olursak; Ali ile Nino lise yıllarında
birbirine aşık olan iki geçtir. Birbirlerini çok sevmelerine rağmen farklı
kültürden oluşları önlerine birçok sorun çıkarır. Nihayetinde evlenseler bile
sorunlar peşlerini bırakmaz sürekli bir kovalamacayla geçer yaşamları.
Azerbaycan, Sovyet işgaline uğrayınca da Ali, memleketini korumak için savaşa
gider. Mutlu sona ulaşmayan her aşk gibi bu aşkta efsaneleşir.
İşte bu
hikayeden etkilenen Tiflisli heykeltraş Tamara Kvesitadze bu iki aşığın heykelini
yapar. Heykel aralarında boşluklar bulunan 7 metre boyunda 2 bedenden oluşuyor.
Mermerden yapılan heykellerin aksine bu heykel elektronik bir mekanizmayla
çalışıyor. İki beden yavaşça birbirine yaklaşıyor, önce dudaklar birleşiyor
sonra da iki beden birbirinin içine geçip tek vücut oluyor. Daha sonra
mekanizma yine ilerliyor ve iki aşık sırt sırta birbirlerinden ayrılıyor. İlk
gördüğümde alelade mekanik bir şeymiş gibi gelen bu heykel, hikayesini
okuduktan sonra anlam kazanmaya başlıyor.
Alfabetic Tower
Ali ile Nino’dan
ayrıldıktan sonra sahilde bir süre daha yürüdük. Yürüyüşümüz sırasında
‘Alfabetic Tower’ı da gördük. Alfabetic Tower adından da anlaşılacağı üzere Gürcü
alfabesinden oluşan bir kule. En yüksek noktasında ise bir restoran bulunuyor.
Girişi 8’lari gibi bişiydi. Yüksekten baktığımda aşağıda göreceklerimin bana
keyif vermeyeceğini düşünerek çıkmaya tenezzül etmedim.
Sahil Yolu
Sahil boyunca
Eminönü’ndeki boğaz turlarına benzer turlar düzenleniyordu. Vapurların
güvertelerinde Türk turistleri çekmeye yönelik faaliyetlerin içinde en dikkat
çekici olan oryantel dansözlerdi. Dansözler vapurun ortasında dans ederken
turistlerin neredeyse hepsi videoya çekmeye çalışıyordu. Anın tadını çıkarmaya
çalışan yok gibiydi. Yine sahil boyunca kiralık bisikletlerle insanlar şehri
gezebiliyorlardı.
Tiyatro meydanı
Sahilden
içeriye doğru girdiğimizde önce ‘Theatro Square’a çıktık. Meydan, adını ortasında
bulunan tiyatro binasından almış. Altın varaklı gibi duran büyük ve heybetli
tiyatro binasın kapısının hemen üzerine, birisi gülen birisi somurtan tiyatro
mask’ı kondurulmuş. Kapalı olduğu için içerisine giremesek te dış görünümü bile
insanı heyecanlandırıyor. Tiyatronun hemen karşısında ise yunan tanrısı Poseidon’un
altın kaplama heykeli dikilmiş. Gündüz çok dikkat çekmeyen heykel, akşam
yapılan ışıklandırmayla göz alıcı oluyor.
Elimdeki
şehir haritasına bakarak önce Sanat Müzesine ardından Yahudi Sinagoguna gittik.
Ama Cumartesi tatil günü olduğu için ikisi de kapalı olunca listemizden
gezilecek müzeleri sildik. Önce içinde bir göl ve hayvanat bahçesi bulunan 6
Mayıs Parkına gittik. Şehrin içinde nefes alabilmek için ferah bir yerdi. İnsanlar
ağaçların gölgesine, çimlere uzanıp bunaltıcı sıcaktan korunabiliyorlardı.
Rothschildlerin Malikanesi
Parktan
çıktıktan sonra sokakta avare gezerken denk geldiğim bu bina, öyle ihtişamlı
duruyordu ki hemen fotoğrafını çekmek için doğru açıyı bulmaya çalıştım. Ancak
hem benim kabiliyetsizliğim hem de cep telefonumun kalitesizliği bir araya
gelince ortaya ancak bu görüntüler çıkabildi. Ardından ‘Bu bina ne ola ki’ diye
aklımdan geçirirken giriş kapısının önünde duran bilgilendirme panosunu gördüm.
Yazılana göre
bina 19. Yy. da ünlü petrol zengini Rothschild ailesi tarafından inşa edilmiş.
Binada Rothschıldler’den başka birkaç önemli askeri isim konakladıktan sonra
1921 yılında Sovyetler Birliği tarafından kamulaştırılmış. 1950 yılından beri
ise doğumevi olarak kullanılıyormuş.
Evin hemen
karşısında Sovyetler Birliği döneminde yapılan komün yaşam binaları duruyordu.
Her katta 4 daire bulunan ve tuvaleti, banyosu, mutfağı her kat için ortak olan
bu binalar Rothschildler’in evinin karşısında çok basit, sönük ve süprüntü
kalıyordu. Rochildlerin binası asırlardır süre gelen emek sermaye savaşının,
galibinin kim olduğunu hatırlatırcasına ihtişamını koruyordu. İlk başta binanın
kamulaştırılıp doğumevi yapılması emeğin sermayeye bir tokatıymış gibi gelse de
burada doğacak bebeklerinde potansiyel emekçi olduklarını hatırlayınca içim
yine buruluyor.
Şehirde
yaptığımız gezinti sırasında çalışanların hep kadın olduğunu fark ediyorum.
Gündüzleri, her türlü işletmecilikten sokak temizleyiciliğine kadar hep orta
yaşlı kadınlar çalışıyor. Sokaklarda neredeyse hiç genç kız göremiyoruz.
Kumarhanelerde ise tam tersi oluyor. Garsonluktan komiliğe şeflikten müdürlüğe
dansçılığa kadar her türlü işi genç kızlar yapıyor.
O kadar yol
yürüdükten sonra karnımız acıkıyor ve yeniden bir Casino’ya giriyoruz. Artık Casino’ya
girerken heyecanlanmıyorum ama hala gözlerim bir şeyler arıyor. Yemek yedikten
sonra rulet makinalarından birine oturuyorum. Hemen karşımda 60’lı yaşlarının
sonunda bir kadın elindeki sandviçi yerken garson kıza içecek siparişi veriyor.
Bu sırada aynı yaşlarda başka bir kadın daha geliyor. Sandviç yiyen kadın, yanına
gelen arkadaşı için de yediği sandiviçin aynısından istiyor. Bu kadınlarında
bizim gibi yiyici olduklarını anlıyorum.
Yaşlı
kadınları gördükten sonra kafamda bir ampul yanıyor. Neyi aradığımı
hatırlıyorum. Dostoyevski’nin Kumarbaz
romandaki hırçın ve hırslı büyükanneyi arıyorum; Birkaç gün önce rulet oynuyor diye yeğenlerini aşağılayan ihtiyar kadın, kendisini öylesine kaptırıyordu ki oyuna, soylu ailesinden
kalan tüm parayı, yanında getirdiği tüm mücevheratı ve bazı tapuları 2 gün
içerisinde rulet masasında bırakıyordu. Gerçi sonradan buna benzer birkaç olaya
şahit oldum ama kitapları sayesinde kumarın ne olduğunu öğrendiğim Necip Fazıl
benzerlerini hiç göremedim. Kumar oynadıkça kaybeden, kaybettikçe kendini
bulan, kaybetmeyi bu kadar şahane anlatan kimseye rastlamadım.
Buradaki
oyuncular normal yaşamda karşılaştığım tiplerdi. Kimisi hala emek gücüyle
çalışan, kimisi ‘KOBİ’ sahibi insanlardı. Çocuklarının hafızasında mutlu bir
anı olarak kalabilecek zamanı, zengin olma hayaliyle heba ediyorlardı.
Milyonlarca çocuğu yüzünü güldürebilecek maddi imkanlarını, umut tacirlerinin
kasalarına bırakıyorlardı.
Yapacak fazla
bir şey kalmayınca sahildeki yazlık tiyatronun bulunduğu yere gittik. Şansımıza
bir güreş müsabakasına denk geldik. Güreşçilerin hepsi eski SSCB güdümünde
bulunan Ortaasya, Kafkasya ve Kuzeyavrupa ülkelerinden geliyordu. Bazı
kanalların canlı yayın yaptığı müsabakada Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan’dan
gelen üç sporcu vardı. Sporla çok ilgilenmesem de Türki topluluklarında
müsabakada yer alması beni heyecanlandırdı. Azerbaycanlı sporcunun 2. olmasıyla
biraz daha neşelendik.
Şehir o kadar
sıkıcıydı ve kumarhaneler o kadar kapsamlı eğlenceler sunuyordu ki müsabakanın ardından, şehre ilk geldiğimizde girdiğimiz gazinoya döndük. Aynı rulet masasına
oturduğumuzda, dün gördüğümüz altı kişiden üçünün aynı yerlerinde oturduğunu
fark ettim. Birisi hemen yan taburemde oturan Trabzonlu amca diğeri ise iki yan
tabure'deki orta yaşlı kadındı. Şansım nihayetinde dönmüş ve kaybetmeye
başlamıştım. Artık oyunu daha yavaş oynuyordum. Her turda bahis girmiyordum.
Böylece çevremdeki olaylara daha çok dikkat edebiliyordum.
Yan taburede
oturan amca çok gergindi. Sürekli 100 liralık banknotları makineye sokup
duruyordu. Delice bir hırs bürümüştü yüzünü. Bu arada solumda oturan kadın
amcaya bakıyordu. Amcaya bakarken kadınla göz göze gelince konuşmaya başladık.
Ankara’da memur olduğunu, kumar oynamak için Batum’a geldiğini, dün geceden
beri 9 bin dolar kaybettiğini söyleyince bayağı şaşırdım. Meğer memur kadın ve
yanımdaki amca dün geceden beri kumarhaneden çıkmadan oyun oynamışlar. Kadın, elindeki
tüm parayı bitirmiş olduğu için artık beraber amcayı gözlüyorduk. Biz
konuşurken amca da girdi sohbete. Amca da kumar oynamak için gelmiş Batuma.
Hatta, galiba bizim dışımızda burada olan tüm Türkler kumar oynamaya gelmişler.
Otostopla Batum'a geldiğimizi, kumar oynamakla ilgilenmediğimizi söyleyince bize
şaşırdılar. Biz konuşurken amca hala umutlarını yüzlük banknotlar halinde makineye verip duruyordu. Sonra Trabzonlu amcayla memur kadın bizden önce masadan kalkan
birisi hakkında konuşmaya başladılar. Bizden önce masadan kalkan Türk’te
yaklaşık 70 bin lira bırakmış o gece. Kumarbazlar kendi aralarında çok sohbet
etmese de birbirlerini tanıyorlar, kimin ne oynadığını biliyorlardı. Bir ara
Gökhan amcaya ‘kırmızı 8’e bas abi’ deyince kadın hemen kaşlarını kaldırarak Gökhan’ı
uyardı, ‘Sakın akıl verme’ mahiyetinde. Zaten amcanın kimseyi duyduğu yoktu.
Bu sırada iki
arkadaşı gelip uzun uzun dil döktükten sonra amcayı masadan kaldırdı. Amcanın
gittiği sıralarda bizimde bakiyemiz bitmişti. Oyundan sıkılmıştık ve daha fazla
kaybetmemek için dışarıya çıktık. Saat sanırım gece 02.00 olmuştu. Kapıya çıktığımızda,
ilk gece bizi Türk Mahallesine götüren taksiciyle karşılaştık. Taksici çocukla
zaten her Casino’nun çıkışında karşılaşıyorduk. Bizi her gördüğünde Gürcü
aksanıyla ‘Taksi’ deyip duruyordu. Yine ‘Taksi’ deyince karşılıklı gülüşmeye
başladık.
Her cümlenin
sonu bir şekilde ‘kaç para’ ya bağlanan, insanları sadece tüketmeye iten
şehirden o kadar sıkılmıştık ki bir an önce sabah olsun da gitsin diyorduk. Hostele
bir kez daha para vermek istemiyorduk. Bu yüzden taksici çocukla şaka yollu
pazarlık yapıp sohbet etmeye başladık. Kendisinin üniversite öğrencisi olduğunu,
okul ücretini karşılamak için çalıştığını söyledi. Sonra bize Gürcüce birkaç
kelime öğretti. Biz de ona Türkçe birkaç küfür öğrettik. Welcome, nice to meet
you, godbye, gibi kelimelerin yerlerini türkçe küfürlerle doldurduk. Ama üslubumuzdan mı,
tavrımızdan mı nedir bilmem; çocuk, söylediklerimizin küfür olduğunu anladı.
Güldü ve ‘hayır bunlar küfür’ dedi. Daha sonra başına bir şey gelmemesi için
söylediklerimizin küfür olduğunu konusunda onu tekrar uyardık. Casino’nun önünde biraz
daha zaman geçirdikten sonra 15’lari ücret karşılığında beraber Sarp kapısına
gittik. Taksici çocukla kafamız uyuşmuştu. Çocuk boş yollarda yavaş yavaş
gidiyor böylece daha çok şey konuşuyorduk. Kendi ailesinin de Müslüman olduğunu,
ramazanlarda oruç tuttuklarını ama kendisinin deist olduğunu söyledi. Sonra Gürcistan’a
özgü pide tarzı bir şeyin fotoğrafını göstererek bundan yemeden gitmeyin dedi. ‘Yol
üzerinde yiyebileceğimiz bir yer var mı?’ diye sorduğumuzda bizi bir lokantaya
götürdü.

Peynirli pide tarzı bir şeydi. Mideme çok düşkün olmadığımdan pidenin
içeriğine çok dikkat etmedim. Açıkçası çok beğenmedim de ama taksici çocuk 8’lari
lik hesabı da ödedi. Bizi Sarpa kadar bırakınca kucaklaşıp ayrıldık.
Benim için
hayal kırıklıklarıyla dolu olan şehirden ayrılırken son kez dönüp ardıma bile
bakmadan kontrol noktasına girdik. Demir sacdan yapılma tünelden geçerken
freeshoptan birkaç şey aldık. Yolumuza devam ediyorduk ki genç bir çocuk ‘ Türk
müsünüz?’ diye sordu. Evet deyince kendisinin fazla sigara aldığını, bir
kısmını bizim geçirmemizi rica etti. 'Tamam' deyince de benimle bir fotoğraf
çekilip Türkiye kapısındaki arkadaşına gönderdi. Kontrol noktasından geçerken
her yerde sigaralar ve alkol şişeleri vardı. Gümrük polisi yasal sınırın
üzerinde geçirilmeye çalışılan her şeyi toplamıştı. Türkiye tarafına geçtikten
sonra başka bir çocuk gelip sigaraları bizden aldı ve başka birisine devretti.
Yani ayaküstü sınır kaçakçılığına da yardım da bulunmuş olduk.
Yurda Dönüş
Gün henüz
aydınlanmamışken Sarp'a giden Sahilyolunda yürüyüşe geçtik. Sağ tarafımız uçurumdu. Uçurumun sonunda
da Karadeniz vardı. Sol tarafımızda yine kayalıklar vardı. Kayalıkların
arasında bir mağara gördük ama içi o kadar karanlıktı ki girmeye cesaret edemedik. Bu sırada yol üzerine park
etmiş araçlardan birine, bir kişinin bindiğini gördük. Telefonda konuşan kişiye ‘Abi
biz de gelebilir miyiz?’ diye sorduk. Adam başta duymamazlığa gelse de sonradan
kabul etti. Araç sahibi Rize’de manavlık yaptığını, Gürcistan’a kumar oynamaya
geldiğini söyledi. Kumarhane de duyduğumuz rakamların yanında çok küçük
sayılabilecek ama onun için yüksek bir mebla kaybetmiş. Oda tüm gece uyumadığı
için çok uykusu vardı. Onu uyutmamak için Rize’ye varana kadar her konuda
konuştuk.
‘Eskiden
arabayla gidip geliyorduk Batum’a. Kumarda kaybetsem de depoyu dolduruyordum,
fazladan yakıt alıyordum derken yine çıkartıyorduk zararımızı. Şimdi hem mazot
fiyatları arttı, hem de parası bizden daha değerli oldu.’ diyordu. Bize tam bir
şey söylemedi ama o da ailesine yalan söyleyip gelmiş buraya.
Rize merkeze
geldiğimizde saat sabah 6 olmuştu. Çok yorgunduk. Önce oturup bir lokantada
çorba içtik. Lokantadan çıktıktan sonra ‘Tarihi Rize Çarşısı’ tabelasını
görünce hemen caddenin karşısına geçtik. Ben tarihi bir şeyler görmeyi
beklerken çarşının hemen başında, radyolarda sıkça adını duyduğum bir mağazanın
tabelasını görünce hüsrana uğradım. Sokağa girdiğimizdeyse binaların hepsinin
betondan olması, tarihe dair hiçbir şeyin bulunmaması canımı sıktı.
Şehri gezmek
istiyorduk ama o kadar yorulmuştuk ki hemen kendimizi sahile attık. Sahilde
çadırımızı kurup içine girdik. Börtü böcek girmesin diye kapattığım çadır
kapısını, 1 dakika sonra sıcaktan boğulacak gibi olunca hemen geri açtım. Uyuduktan
yaklaşık 1 saat sonra üzerime gelen yağmur damlalarıyla uyandım. O kadar
yorulmuşuz ki çadırın tepesine bağlamamız gereken bezi çekmemişiz. Bezi çekelim
mi çekmeyelim mi diye düşünürken ‘ adaam boşver zaten ıslanmışız ‘ diyerekten
uyumaya devam ettik.
Öğlen 12 gibi
uyandığımızda önce denizdeki sıcak ve tuzlu suyla yüzümüzü yıkadık. Sonra
çadırımızı toplayıp hemen yola koyulduk. Rize yaylarını görmek istiyorduk ama Gökhan’ın
bütünleme sınavları olduğu için acele etmemiz
gerekiyordu. Kısa süren bekleyişin ardından bir otomobil durdu. Giresun’a
gittiğini söyledi. Yine aynı geyikler dönmeye başladı. Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? faslından sonra sürücü kendini tanıttı. Giresun Üniversitesi Spor Meslek Yüksek Okulu'nda öğretim üyesiymiş.
Otostop çekerek yaptığımız yolculuğa bir tek
hoca şaşırmadı. Kendisi de zaten internetteki ücretsiz seyahat, ücretsiz hostel vs. sitelerine
üyeymiş. Otostop yolculukları, ücretsiz hostel hizmetlerine falan aşina. Hatta
kısa süre önce Katalan asıllı İspanyol bir çifti misafir ettiğini söyledi.
Anlattığına göre bu çılgın çift tüm dünyayı yürüyerek dolaşmaya karar vermişler.
Sadece yürüyerek. Başka herhangi bir araç kullanmadan. Ve 2 senelerini bu
seyahate ayırmışlar.
Hocanın
sohbeti çok iyiydi. Kendisi uzun süre yurt dışında kaldığı için Avrupa ülkeleri
hakkında oldukça bilgi sahibiydi. Markalaşmış bazı Avrupa şehirlerinin,
simgeleşmiş bazı yapıların esasında şişirilmiş birer balon olduğundan bahsetti. Daha sonra Doğukaradenizi anlattı. ‘ Trabzon'a medeniyet gelmiş ancak para gelmemiş. Bu yüzden Trabzon
insanı paranın peşinden koşmuş. Rize'ye para gelmiş ama medeniyet gelmemiş. Bu
yüzden Rize insanı Eğitime önem vermiş. Artvin'e ise ne para gelmiş ne medeniyet. Bu yüzden Artvin insanı iki
konuda da kendini çok geliştirmiş’ diyordu. Ama bu tespiti örneklerle temellendirerek ve daha havalı cümlelerle aktarmıştı.
Giresun ve Topal Osman Ağa
Nihayet Giresun’a
geldiğimizde hocanın aracından indik. Kent merkezindeki bir marketten 1 er
paket dilimlenmiş kaşar ve salam aldık. 2 ekmek ve bir kola’yı da poşetimize
attık sonra bir parka oturduk. Parkta ünlü milli mücadele kahramanı Topal Osman
Ağa ve arkadaşlarının heykeli vardı. Osman Ağa tüm karizmasıyla ufku gözlerken
bizde market aldıklarımızı yedik.
Yemekten
sonra yürüyüş yolundaki bir kafeye gidip çay içtik. Giresun merkezi daha önce
gördüğüm Anadoludaki il merkezlerinden daha gelişmişti. Şiveli konuşan
neredeyse kimse yoktu. Çoğu insanın gözleri, Çepni olduklarını kanıtlarcasına
hala çekikti.
Çaylarımızı
içtikten sonra Giresun kalesine doğru yürüyüşe geçtik. Ancak yokuşun dik ve
uzun oluşu bizi minibüse binmeye sevk etti. Kaleye yakın bir mesire alanında
minibüsten indik. Yemyeşil ve sık ağaçların içerisinde banklar ve masalar
kurulmuş, insanlar piknik yapıyorlardı. Kaleye doğru çıkan yokuştan aşağı kaynak suyu akıyordu. Rize’deki sıcak tuzlu sudan sonra bu derenin soğuk, temiz ve
tatlı suyu bize ab-ı hayat gibi gelmişti. Dereden avuçladığımız suyu vücudumuza
döküp duruyorduk. Derede biraz serinledikten sonra yine kaleye doğru yürüyüşe
geçtik.
Yukarılara çıktıkça kulağımıza müzik sesi çalınmaya başladı. Bu ses
nereden geliyor diye bakınırken kalenin duvarlarından birinin üzerine oturmuş
genci gördük. Kucağındaki gitarla müzik çalıp şarkı söylüyordu. Oraya nasıl
çıkabileceğimizi gösterince hemen zıplayıp yanına çıktık. Belli bir uğraş
sonucu Genç arkadaşın oturduğu yere çıktığımızda kendimi Giresun şehrinin derebeyi
gibi hissettim. Tüm şehir ayaklarımızın altındaydı. Buradan şehre bakmak insana
değişik bir ego katıyordu. Yarım saat kadar şarkılar eşliğinde şehri izledik.
Kalkmak vakti geldiğinde bu anı ölümsüzleştirmek istedim. Ama gözlerimin gördüğü güzelliği kadraja sığdıramıyordum. Bende fotoğraftan
vazgeçip bu anı hafızamda ve kalbimde ölümsüzleştirmeyi yeğledim.
Kalede birkaç
yere daha gittik. Çıktığımız en yüksek yerde yine bir Topal Osman Ağa anıtı
bulunuyordu. Burada şehri seyrederken parasaylingci bir grup geldi. Biz buradan
uçabileceklerine inanmazken onlar hazırlıklarını yaptı. Çevredeki insanlardan
birkaçı da hazırlıklarına yardım etti. Ardından gelen hafif bir rüzgarla ardarda
süzülmeye başladılar. İnsanlar; şuraya takılacaklar, buraya takılacaklar diye
endişelenirken onlar önce denize doğru uçtular sonra geri dönüş yapıp şehrin
ortasındaki yola iniş yaptılar.
Kalede
yaşadığımız bu iki güzel anıdan sonra, sahilyoluna inip otostopa başladığımızda, bizden daha küçük iki genç geldi yanımıza. Kendilerinin de otostopçu olduklarını Sinop’tan
geldiklerini, rastgele gezdiklerini söylediler. Daha sonra bir araç durunca
konuşmamız son buldu. Araca bindiğimizde bizi de şaşırtan bir şey oldu.
Direksiyonda Kadın bir sürücü vardı. Kimyager olan kadın Samsun’a gidiyordu
bizi de yanında götürdü.
Akşam Samsuna vardığımızda uzun süre beklememize
rağmen hiçbir araç bizi almadı. Saat 12 gibi bir araç durdu. Oda yakınlarda bir
ilçeye gittiğini söyledi. İndiğimiz yer otoyoldu. Ve kimsede bizi almadığı için
çadır kurmaya karar verdik. Ancak çadır kuracak bir yerde bulamıyorduk. 2’km.lik
bir yürüyüşün ardından Samsun Belediyesi tarafından yerel ürünlerin satılması
amacıyla kurulan yol kenarındaki bir Pazar alanına geldik. Pazarda kimse yoktu
ve tezgahların hepsi boştu. Çadırı açarsak alttan soğuk alabileceğimizi düşünerek Pazar
tahtalarının üzerine uzanıp çadırı da üzerimize örttük.
Sabah ‘Hemşeriim!
Hoop!’ Sesleriyle uyandık. Tezgahını açmaya gelen bir pazarcı bizi uyandırmaya
çalışıyordu. İlk kez böyle bir manzarayla karşılaşan adam hemen sorgulamaya
başladı. Nereden geliyorsunuz, nereye gidiyorsunuz gibi. Biz adamla oyalanmayıp
yeniden yola çıktık. Bir kamyoncu durdu. Adanalı kamyoncu Murat Abiyle Amasya’ya
kadar gittik. Yolculuk sırasında ailesinden bahsetti. Murat Abi'nin babası ve
annesi de kamyoncuymuş. Biz Annesinin kamyoncu oluşuna şaşırırken; o, kendi
eşinin ve kızının da kamyoncu olduğunu söyledi.
Anlattığına göre Güneydoğuya
çalışan bir firmada çalışıyorlarmış. Araçlarıysa piyasadaki en modern
araçlarmış. ‘Gittikleri yerlerde de yardımcı oluyorlar zaten onlara’ diyor. ‘ Mal
indirip bindirirken bekletmiyorlar’. Kızının bilgisayar öğretmenliği mezunu
olduğunu söylüyor. ‘Oğlumun da kızımın da bu mesleği yapmasını istemiyordum. İkisini
de okutmaya çalıştım. Ama onlar bizimle yolculuk yapa yapa önce kamyon sürmeyi
öğrendiler sonra ehliyetlerini ve diğer gerekli belgelerini aldılar. Bu işe
başladılar’ diyor.
Domuz Tüccarı Çağlar Abi
Amasya’da Murat
abiden ayrılınca bu sefer başka bir kamyona biniyoruz. Un taşıyan bu abiyle de
Bolu Gerede’ye kadar gidiyoruz. Gerede otoyolunda aktarma yaparcasına hemen
başka bir araca biniyoruz. Galiba en ilginç yükü olan kamyon buydu. Domuz taşıyordu.
Araca bindiğimizde Çağlar abi elinde viski kadehiyle karşıladı bizi. ‘ Gardaşııım
gelin gelin. Ne içerisiniz? Ne ikram edeyim size? Bak viski var, rakı var,
votka var.’ Çağlar abi Rusya’dan geldiğini, yol boyunca birkaç yerde yük alıp
yük bindirdiğini söylüyor. Ve anlaşılan yolculukta o kadar canı sıkılmış ki kupanın
içi boş içki şişeleriyle doluydu. Çağlar abinin ısrarlarına dayanamayıp birer
kadeh viski aldık. Hemen kuruyemiş standını açtı. ‘Buyurun Allah aşkına yiyin,
buyurun.’ Çağlar abinin sarhoşluğu başta bizi korkutsa da sonradan şoförlükteki
ustalığını görünce biraz rahatlıyorum.
Dipçe; Evet. Çağlar Abi bir şeyler içmemiz için o kadar ısrar edince, biz de düşünmedik değil 'Ulan uyutup bizi mi skecek' diye.
Çağlar Abi'nin
aracı lüks ve temiz olmasına rağmen çok değişik kokuyordu. Nazik bir şekilde
ona, bu durumu söylediğimde kokunun domuzlardan geldiğini söyledi. ‘Sen domuz
mu taşıyorsun abi?‘ dediğimde ‘hee’ dedi. ‘Kardeşim bu memlekette herkes
haramdan kazanıyor. Aha bu abinizde domuzdan yolunu buluyor, ne olmuş sanki!’
‘İyi de abi domuzları kime satıyorsun, Türkiye’de kim alıyor?’ ‘Bak siz benim
kardeşimsiniz, ben size anlatayım; Ben domuzları Gürcistan’dan alıyorum.
Tanesini 45 dolara. Sonra başka bir yükmüş gibi Türkiye’ye getiriyorum. Burada
da tanesini 150 dolara devrediyorum. ‘ Abi kimler alıyor bu domuzları’ ‘İstanbul’a
götürüyorum. Orada bir fabrika var, Adamlar bunların bağırsaklarından
hastanelerde kullanılan dikiş ipi yapıyorlar. Etini de dayanıyorlar piyasaya.’ ‘ Abi Türkiye’de spor olsun diye domuz avlıyorlar ya onları satamıyorlar mı bu
fabrikalara’ ‘ yok gardaşım ölüsü işe yaramıyor bunların. Taze olması
gerekiyor.’ Çağlar abi kendinin, yaptığı işin kötülüğünün o kadar farkındaydı
ki hiçbir şey diyemedim. ‘Türk’üz oğlum biz. Hayatımız haram’ diyordu.
Sonra
torpidonun üzerindeki bozuk paralara gözüm takılıyor. İçinde farklı ülkelerin
paraları vardı. ‘Bakabilir miyim’ dediğimde poşeti verdi ‘ Alın hepsi sizin
olsun’ ‘abi yok birkaç tane alsak yeter ‘ la alın oğlum hepsi 20 lira anca
yapar zaten alın siz’ ısrarlarına dayanamayarak alıyoruz hepsini.
Çağlar abi Bolu
dolaylarında biraz uyuyacağını söyleyince biz yolumuza devam etmek için
iniyoruz araçtan. Birkaç farklı araçla Düzce’ye kadar geliyoruz. Düzce’de bindiğimiz
kamyonla Kocaeli’ne doğru yol alıyoruz. Araç sahibi Mehmet abi yol üstündeki
bir kahvehanenin önünde tekerlekleri soğutmak için duruyor. Kahvehane, kamyoncu
yatağı olduğu için herkes Mehmet abiyi tanıyor, şakalaşıyor. Mehmet abiyle aynı
yerden yük alıp aynı yere giden 3 arkadaşı daha araçlarını park edip masaya
oturuyor. Yarım saat kadar tekerlekleri dinlendirip, çaylarımız içtikten sonra yeniden yola çıkıyoruz.Kocaeli’ye yaklaştığımızda eşyalarımızı topluyoruz. Bu sırada Mehmet Abi de eşyalarını kontrol ediyor.
Yolculuk boyunca bindiğimiz tüm araçlarda gerçekleşen bir durum vardı. ilk yarım saat biz de, sürücülerde mesafeli ve dikkatli konuşuyorduk. yarım saatten sonra yakınlık kuruluyor herkes birbirinin sigarasını sormadan alabiliyor, telefonunu şarjdan çıkarıp kendininkini takabiliyordu. Tam ayrılma vakti geldiğinde ise aslında birbirimize yabancı olduğumuz ve bir daha birbirimizi görmeyeceğimiz gerçeği yüzümüze vuruyor. Bu yüzden biz de sürücülerde eşyalarımızın eksiksiz olduğunu kontrol ediyorduk.
Kamyondan indiğimizde eve dönmüş olmanın rehaveti çöküyor üstümüze. Boş caddelerde, yorgun argın yürürken; tanıdık bir yüzün selam vermesiyle yolculuğun bitiş düdüğü çalıyor. Artık yabancı olmak durumu bitti.
Artık evdeyiz..
Batum’a gideceklere tavsiyeler.
Gitmeyin.
Açıkçası
Batum’a gitmenin size katacağı bir şey olduğunu düşünmüyorum. Ne tarihi, ne
kültürel, ne teknolojik açıdan bizden daha fazla eseri barındırmıyor. Yola
çıkın, tüm yurdu dolaşın, Sarp’a kadar gidin ama o iğrenç sacdan yapılma tünele
girmeyin. Tüm sermayesi kumar ve kadın bedeni olan bu şehir, Türk toplumunu
içine çekmeye çalışan ışıltılı bir bataktan başka bir şey değil.
Ya da gidin.
Bataklığı görün, çimenliğin değerini anlayın. Hem belki bizim farkedemediğimiz
bataklıkta açan birkaç çiçeği de siz farkedersiniz.